Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Cana Geleceğine Mala Gelsin

Üç arkadaş kafa kafaya verip bir ev tutmuştuk işe girer girmez. Artık paramız vardı ve bekar hayatının bütün nimetlerinden faydalanacaktık. Her hafta farklı bir gece kulübünde sabahlayacak, her pazar sabahı farklı bir hatunla uyanacaktık güne. Bütün haftanın stresini iki günde atacak, yirmi yıllık tahsil hayatımızın meyvesini tadını çıkara çıkara yiyecektik. Ta ki Şükrü gelip yanımıza yereşene kadar. Şükrü içimizdeki tek maldı. Bir baltaya sap olamayıp, sapın ucuna kazma olanlardandı. Hiçbir işi rast gitmezdi. Hiçbir işinin rast gitmemesini mallığına yoruyorduk doğal olarak. Bütün gün evde boş boş oturur, sabahtan akşama kadar televizyon izler, internette gezinirdi. Arada bir iş ilanlarına bakar, aklına esenlere başvururdu. Daha hiç mülakata çağırıldığı vaki değildi. Pardon! Bir tanesine çağırılmıştı ve koşa koşa gitmişti. Mülakatın akşamında yemekten sonra sormuştuk. Nasıl geçmişti mülakat?  "Adamları gözüm tutmadı aga. Zaten işe de laf olsun diye başvurdum. Reprezant...

Otobüs Durağı

Kocaman caddede bir tane durak olmaz mı ya?.. Hava yeni kararmış; cadde, mesaiyi bitirip evine yetişmeye çalışan(!) araçların istilasına uğramıştı. (Araç derken aracın içindeki insanları kastederek mecaz-ı mürsel yaptım.) On beş dakikadır yürüyordum ve henüz durağa benzer hiçbir şey görememiştim. Artık takatim kalmamıştı. Üstelik edilebilecek bütün küfürleri de etmiştim. Hem de vurgu ve tonlamalara dikkat ederek. Acelem olduğu için hızlı adımlarla yürüyordum ve bu sebeple de ateş basmıştı. Hararet yapmıştım ve su kaynatıyordum. Hemen, caddeye paralel uzanan yüksek duvara yaslandım ve montumun önünü açarak hararetimin geçmesini beklemeye başladım. Bu arada sigara yakmayı da unutmadım tabii ki. Ne de olsa sigara harareti alır.

Bir Angara Masalı: Oral ile Elizabeth

Efendim tarih M.Ö. gidebildiğiniz kadar gidin işte. Henüz ateş keşfedilmemiş. Anlayın yani. Angara o sıralar bırak büyükşehiri, belediye bile değil, kendi çapında bir şehir devletiymiş. Ama ne devlet! Rüşvet, torpil, iltizam ve dahi cemaatçilik bir milyoncu dükkanına dönmüş, kapanın elinde kalıyormuş. Dönemin aydınları; Homeros, Öklit, Pisagor ve Yamuk, her akşam Zeus’un Meyhanesinde toplanıp, iki tek atarak “Ne olacak memleketin hali?” yollu tartışmalar yapıyorlarmış. Halk çaresizlik içinde bir kurtarıcı bekliyormuş. Aslında o kurtarıcı çok uzaklarda değilmiş ama hayata küsmüş. Evet, bu kahraman tarih kitaplarından da bildiğiniz Güdüllü Oral. O Oral ki şanı üç kıtaya yayılmış bir cengaver. Nice yiğitleri toprakla yek vücut etmiş. Ama olmamış işte. İsimden kaybetmiş. Oral isminde halk kahramanı mı olurmuş? Olsa olsa diş kliniği olurmuş. O zamanlar nüfus dairesi de bulunmadığı için ismini değiştirememiş. Küsmüş hayata. Çekilmiş mağarasına, kendini sanata vermiş. Bir elinde palet, diğe...

Kulak Memesi Kıvamında

* Sıcaktan korunmak için en son tercih edilmesi gereken yer ateşin gölgesidir. * En güzel vehim kadındır. * Özgür düşünce, düşünmeyi öğrendiğin o ilk anda biter. * Bir fili sineklikle öldüremezsin. * Bir sineği öldürmek her zaman daha kolaydır. * Çay demlemek ciddiyet gerektirir. Sallamaya gelmez! * Sandalye ancak dört ayağıyla makbuldür. Tek ayağı kırık sandalyenin itibarı yoktur. * Sigaram hakkında söz söyleyenler, onun kadar dosdoğru olabilseler keşke. * Hayat kadar gerçekçi bir yalan olamaz. * Üzümün kanını, arpanın sidiğine tercih ederim. * Yıldızları ikişer ikişer sayman pek bir şey değiştirmeyecek. * Elektrikler kesildiğinde tezgahın üzerindeki sütle buzdolabındaki sütün kaderi aynıdır: Çöp! * Hatıralar sarmış dört bir yanımı ve benden teslim olmamı istiyorlar. * İki ucu boklu bir değnek varsa elimde, mutlaka iki ucundan birden tutarım. * Haliyle senin söylediklerin değil, aynı şeyleri söyleyen daha muteber birisinin söyledikleri itibar görecektir....

İtin Makatı

"Nihayet mart ayı geride kaldı. Artık köşe başlarına, duvarlara sinmiş; ince ince bakış atan, çapkın çapkın bıyık buran kedilerin hışmından kazasız belasız kurtulduk." diye düşünerek eve doğru yürüyorum. Dudağımda "Hava ayaz mı ayaz" makamında ıslık, ellerim ceplerimde yürüyorum... Bina kapısına geldiğimde üç anahtarlı anahtarlığımı şıngırdatarak çıkartıyorum. Üçünü de teker teker deniyorum her zamanki gibi. Her zamanki gibi üçüncü anahtarla açılıyor kapı. İkinci katı sessiz ve seri adımlarla çıkıyorum. Yönetici deli kadın her an çıkabilir ve saçma-sapan sorularla beynimi iğfal edebilir. Menopoz sıkıntısını benim üzerimden savuşturmaya çalışabilir. Hayalet gibi süzülüyorum kapısının önünden...

Bahtı Kara

Nasıl da gözümde tütüyordu Ankara... Otobüsün kalkmasına dakikalar vardı, ancak sabırsızlıktan mideme kramplar girmişti. Bir an önce hareket etmeliydi otobüs. Dakikalar günlerce sürdü ve nihayet otobüs hareket etti. Sonunda bu şehirden kurtuluyordum. Yıllarca hasretini çektiğim, medeniyetin beşiği, güzel memleketim Ankara'ya doğru hareket ettik. Cam kenarında oturuyordum fakat dışarıya bakmak, son kez de olsa bu şehri görmek istemiyordum. Adını bile anmak istemiyordum. Zaten şehrin bulutları arkamdan sevinç gözyaşları dökmeye başlamıştı bile. Cama alnımı dayadım ve şehrin gözlerine bakarak "İnan ben de senin kadar sevinçliyim sevimsiz şehir!" dedim ve perdeyi yüzüne çektim. Bütün hatıraları arkamızda bırakarak hızla ilerliyorduk. Anlaşılan otobüs de benim gibi bir an önce kurtulmak istiyordu buralardan. Yolu kısaltmak, hızımızı artırmak için başımı geriye yasladım ve uyumaya başladım. Uyandığımda otobüs mola vermişti. Meali, sevimsiz şehrin mücavir il sınırlarını ...

Aşk-ı Muhal

Üç gündür yağmur var. Üç gündür içini döküyor bulutlar İstanbul'un üzerine. Sıkılıyorum. Neyse ki bugün çekip gittiler. Geldikleri gibi... Sahile iniyorum bulutların boşluğunu doldurmak için. Ancak poyraz var bugün de. Benden önce davranmış. Dalgalar köpüre köpüre vuruyor sahile. Hiddetleri sahile değil; ama kime, neye bilmiyorum. Bir banka oturuyorum. Paltomu kulaklarıma kadar çekiyorum. Atkımı alsam iyi olurmuş. Üşüyorum. Sahil bomboş. Poyrazı ve dalgaları saymazsak baş başayız İstanbul'la bugün. Sessizce bakışıyoruz bir müddet. "Deli gibi aşığım sana!" demek istiyorum. Bakışlarını kaçırıyor. Naz mı yapıyor, küçümsüyor mu anlayamıyorum. Onu tanımakta öyle güçlük çekiyorum ki... Bazen öyle mahcup ve hüzünlü oluyor ki, başımı kaldırıp yüzüne bakmaktan imtina ediyorum. Bazense şuh kahkahaları çınlatıyor gökyüzünü. Bütün aşıklarına kur yaparak dolaşıyor etrafımda. Çıldırıyorum o vakit işte. Lanet okuyorum onu gördüğüm ilk güne, her güne. ...