Ana içeriğe atla

Cana Geleceğine Mala Gelsin

Üç arkadaş kafa kafaya verip bir ev tutmuştuk işe girer girmez. Artık paramız vardı ve bekar hayatının bütün nimetlerinden faydalanacaktık. Her hafta farklı bir gece kulübünde sabahlayacak, her pazar sabahı farklı bir hatunla uyanacaktık güne. Bütün haftanın stresini iki günde atacak, yirmi yıllık tahsil hayatımızın meyvesini tadını çıkara çıkara yiyecektik. Ta ki Şükrü gelip yanımıza yereşene kadar.

Şükrü içimizdeki tek maldı. Bir baltaya sap olamayıp, sapın ucuna kazma olanlardandı. Hiçbir işi rast gitmezdi. Hiçbir işinin rast gitmemesini mallığına yoruyorduk doğal olarak. Bütün gün evde boş boş oturur, sabahtan akşama kadar televizyon izler, internette gezinirdi. Arada bir iş ilanlarına bakar, aklına esenlere başvururdu. Daha hiç mülakata çağırıldığı vaki değildi. Pardon! Bir tanesine çağırılmıştı ve koşa koşa gitmişti. Mülakatın akşamında yemekten sonra sormuştuk. Nasıl geçmişti mülakat? 

"Adamları gözüm tutmadı aga. Zaten işe de laf olsun diye başvurdum. Reprezantlık da ne ya? Pezevenkliği çağrıştırıyo. İlaç pazarlayacakmışım. Altımda son model araba, üstümde fiyakalı elbiseler. Doktorlar önünde parende atacam. Şu ilacı yazarsanız size beş yüz inç led tv, bu ilacı yazarsanız buzlu bademli geceler. Yok ebesinin hörekesi aga. Bize ters. 50 miligramlık hapları pazarlayıp insanları zehirlemek isteseydim gidip torbacı olurdum. Paranın da a.mına kordum, fiyakanın da!"

Haspam, ya işi beğenmiyordu ya da işvereni. Fakat boş gezmesinin bahanesi olamazdı. Oturup adam gibi bir iş bulmalıydı o zaman. Kendi vasfına bakıp, verdikleri ücrete bakmadan.  Eee, bizim de bir nefsimiz vardı nihayetinde ve bu asalağı bir ömür boyu sırtımızda taşıyamazdık. Hem de işimizin tıkır tıkır gitmeye başladığı şu günlerde. Üçümüzün de altında araba, cebinde para vardı. İstediğimiz gece kulübüne gidip, gözümüze kestirdiğimiz hatunu eve atabilirdik. Bunlar hep Mülayim'in düşünceleriydi ve ben de ona katılıyordum arada bir.

***

Bir cumartesi akşamı yine bir bara uğramıştık. Bu sefer hedefi on ikiden vurmuştuk. Üç tane hatun düşürmüştük çok fazla vakit harcamadan. Bütün bir geceyi hatunlarla evde geçirecektik. Sevinçten dört köşe olmuştuk. Eve nasıl geldiğimizi bilemedik. Fakat... Celalcan kapıyı açana kadar bildiğimiz fakat aklımıza bir türlü gelmeyen o ince ayrıntıyla burun buruna geldik. Nasıl da aklımızdan çıkmıştı? Salonun ortasında, kanlı canlı bir hayal kırıklığı uzanmış bizi bekliyordu. Tahmin ettiğiniz gibi salonda sere serpe uzanmış televizyon izleyen mal Şükrü'yü bulduk. Sabaha kadar oturup akşama kadar osura osura uyuduğundan evin kokusu da rengi değişmişti. Bırakın hatunları, bizim iştahımız kaçtı doğal olarak. İki hoşbeşten sonra sepetledik hatunları. Gerçi bana fark etmezdi ama Mülayim öyle istedi ve öyle oldu.

Hatunları sepetledikten sonra Mülayim havalandırmak için salonun penceresini açmaya yeltendi. Fakat Şükrü üşüyormuş ve buna müsaade etmedi. Biraz ağız dalaşından sonra Mülayim mutfağa geldi. Çok sinirliydi ve sakinleştirmemiz kolay gözükmüyordu. Mülayim burnundan soluyarak,
-Var ya ağzını burnunu dağıtıp atacam sokağa bir gün. 
Ben hemen sakinleştirmek için araya girdim.
- Geçen getirdiği çifte kavrulmuş lokum harikaydı ama.
Beni duymamıştı Mülayim.
- Herkesin bir sınırı var abi. Burama kadar geldi a.mına koyim.
- O zaman kendisine kalacak başka bir yer bulmasını söyle.
- Niye ben söylüyorum abi. Sonuçta hepimiz rahatsızız. Öyle değil mi?
Bunu söylerken, o ana kadar söze katılmayan Celalcan'a merhamet dileyen aciz bir köle gibi baktı Mülayim. Benden bi cacık olmayacağını anlamıştı. Her şey Celalcan'ın kararına bağlıydı. Celalcan sigarasından derin bir nefes çektikten sonra arkasına yaslandı. Sakin bir şekilde,
- Tamam. azıtalım Şükrü'yü.
O ne demek lan, der gibi baktık Can'a.
- Hani belediyeler bölgelerinde gezen başı boş köpekleri toplayıp belediye sınırları dışında ücra bir yere bırakıyorlar ya. Aynen o şekilde Şükrü'yü alıp babasının evine bırakıp kaçacağız.
Mülayim heyecanla,
- Ne zaman, nasıl götüreceğiz? Ya geri gelirse?
- O kısmı bana bırakın. Yarın sabah arabayla götürüp bırakırım ben. Hem eşek değil ya, anlar herhalde. Bir daha geri gelmez.

Mülayim ve ben bu fikri çok beğenmiştik. Hem Şükrü malından kurtulacaktık, hem de bu işi Celalcan tek başına yapacağından dolayı bütün sorumluluktan kurtulacaktık. Bakarsın yarın bir gün Şükrü malı önemli bir göreve gelir ve bizim de ona işimiz düşebilirdi. Tabi bu düşünceyi ikimiz de sesli olarak söylemedik. Mülayim de en az benim kadar adi olduğundan onun da aynen bu şekilde düşündüğünden adım kadar emindim. Huzur içinde uyuyabilirdik bu gece.

***

Telefonun sesiyle uyandım sabah. Arayan Nilgün idi. Şaşırdım ilk başta. Üniversite üçüncü sınıfta bir müddet asılmıştım buna. O zamanlar yüz vermemişti bana. Tabii, kaltak duydu benim namımı o yüzden arıyor şimdi, hemen yüz vermeyeyim bari diye düşünürken arama kesildi. Pişman oldum açmadığıma. G.ötü kalkmasın diye hemen geri aramadım. Beş dakika geçmeden paldır küldür Mülayim girdi odaya.
- Kalk lan, kalk!
- Noluyo a.mına koyim sabah sabah?
- Nilgün aradı az önce.
- Vay kahpe, sana da mı yazıyor?
- Ne yazması lan mal?
- Niye aramış seni?
- Onun çalıştığı hastaneye az önce iki yaralı getirmişler.
- N'olmuş, beni mi bekliyorlarmış ameliyathaneye?
- He a.mına koyum. Yaralıların birinin penisi kırılmış, alçıya alacaklarmış. Ama senin tutman lazımmış.
- Sokacam tavrına şimdi. Ne olmuş?
-  Celalcan ile Şükrüymüş yaralılar. Kaza yapmışlar, araba takla atmış.

Celalcan'ı duyunca beynimden aşağı dökülen kaynar sular, Şükrü'yü duyunca ılıdı biraz. Hemen hazırlanıp yola çıktık. Nilgün'ün çalıştığı özel hastaneye vardığımızda kapıda Nilgün'ü gördük. Bizi görünce hemen koşarak geldi ve boynuma sarıldı. Mülayim şaşkın şaşkın bakarken bayağı havaya girdim. Hemen bana sarılmıştı. Demek ki Mülayim'e yazmıyormuş. Sarılmasıyla ağlamaya başladı. O an niçin hastaneye geldiğimizi hatırladım.
- Sakin ol, ne oldu anlat bakayım.
- Can... dedi ve hıçkırmaya başladı.
Hepimiz Celalcan derken bu niye "Can" diyordu; yoksa bu kaltak Celalcan'a mı yazıyordu?
- Can, Can iyi ama Şükrü öldü.
Can'a yazmıyormuş demek ki. İçim ferahladı. Ve saçlarını okşayarak teselli ettim.
- Üzülme, Can'a geleceğine mala gelsin. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tarak

- Şişşşş, kalk lan, kalk. - Dur biraz ya, en heyecanlı yerdeyim. - Lan kalk, dellendirme adamı! - Ya ne var gene ya, ne var? - Ölmüş eşek gibi yatıp duruyon. - Off. Ya Mümtaz abi gene mi sen? - Ulan hayvan, insan bi hoş geldin der önce. - Ya Mümtaz abi sen ne biçim ölüsün Allah aşkına. Zırt pırt gelip duruyosun. Yok mu orda başınızda bekleyen birileri. - Bizim kazanın zebanisinin bi işi varmış dünyada. Bana görev yazdı. Aramız iyi de. - İnanmıyorum sana abi ya. Gittin üç ayda zebanilerle kanka mı oldun? - Beni biliyon Ersinciğim. Sıcak kanlı insanım. Girdiğim her ortamda, hemen herkesle kaynaşırım.

Kulak Memesi Kıvamında

* Sıcaktan korunmak için en son tercih edilmesi gereken yer ateşin gölgesidir. * En güzel vehim kadındır. * Özgür düşünce, düşünmeyi öğrendiğin o ilk anda biter. * Bir fili sineklikle öldüremezsin. * Bir sineği öldürmek her zaman daha kolaydır. * Çay demlemek ciddiyet gerektirir. Sallamaya gelmez! * Sandalye ancak dört ayağıyla makbuldür. Tek ayağı kırık sandalyenin itibarı yoktur. * Sigaram hakkında söz söyleyenler, onun kadar dosdoğru olabilseler keşke. * Hayat kadar gerçekçi bir yalan olamaz. * Üzümün kanını, arpanın sidiğine tercih ederim. * Yıldızları ikişer ikişer sayman pek bir şey değiştirmeyecek. * Elektrikler kesildiğinde tezgahın üzerindeki sütle buzdolabındaki sütün kaderi aynıdır: Çöp! * Hatıralar sarmış dört bir yanımı ve benden teslim olmamı istiyorlar. * İki ucu boklu bir değnek varsa elimde, mutlaka iki ucundan birden tutarım. * Haliyle senin söylediklerin değil, aynı şeyleri söyleyen daha muteber birisinin söyledikleri itibar görecektir....

İtin Makatı

"Nihayet mart ayı geride kaldı. Artık köşe başlarına, duvarlara sinmiş; ince ince bakış atan, çapkın çapkın bıyık buran kedilerin hışmından kazasız belasız kurtulduk." diye düşünerek eve doğru yürüyorum. Dudağımda "Hava ayaz mı ayaz" makamında ıslık, ellerim ceplerimde yürüyorum... Bina kapısına geldiğimde üç anahtarlı anahtarlığımı şıngırdatarak çıkartıyorum. Üçünü de teker teker deniyorum her zamanki gibi. Her zamanki gibi üçüncü anahtarla açılıyor kapı. İkinci katı sessiz ve seri adımlarla çıkıyorum. Yönetici deli kadın her an çıkabilir ve saçma-sapan sorularla beynimi iğfal edebilir. Menopoz sıkıntısını benim üzerimden savuşturmaya çalışabilir. Hayalet gibi süzülüyorum kapısının önünden...