Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Gözün Sözü

Tabancamı çıkarttım ve yavaşça alnına doğru kaldırdım. "Senden korkmuyorum" demeye çalışan gözlerle bakıyordu, fakat dizleriyle gözleri aynı dili konuşmuyordu. Hani neredeyse iskemleye bağlı olmasa seke seke gidecekti dizleri. Gözlerine biraz daha dikkatlice baktığımda, göz bebeklerinin derinliklerindeki yaşama arzusunu gördüm... Yaşama arzusu deyince Irvin Yalom geldi aklıma. Acaba Irvin Yalom'un herhangi bir kitabını okumuş muydu daha önce? Yok olmadı bu soru... Doğrusu, daha önce hiç kitap okumuş muydu, olmalıydı. Ağzındaki bandı çıkartıp sorsam ve evet cevabı alsam ne yapardım acaba? Affeder miydim? Hımmm, belki... Okuduğu kitaba bağlı biraz da. Mesela "Kürk Mantolu Madonna"yı okumuşsa gitmesine izin verebilirdim. Hatta, Raif Efendinin istasyonda kızıyla karşılaştığı sahneyi okurken gözyaşlarını tutamamışsa hemen salıverirdim. Dışarıdan gelen köpek sesleriyle irkildim birden. Tekrar göz göze geldik. Bu sefer de bakışlarıyla alay ediyordu. Gözleri, ...

kalabalık gecelerden yalnız gündüzlere uzanan uzun bir hayat sergüzeştinin kısacık şiiri

yalnızlıktır benim adım. gece düşümde gündüz peşimde yalnızlık, adım adım...

Vicdan Yanığı

Şu an Laponya'dan bildiriyorum. Hayır yazım yanlışı yok. Japonya değil. Okunduğu gibi yazılıyor: Laponya. Dışarıda lapo lapo kar var benim içim yanıyor. Zaten ne zaman lapo lapo kar yağsa aklıma rahmetli Barış Manço gelir. İçerim hafif cız eder. Dünya gözüyle bir kere göremedim iki çift laf edemedim diye. Gerçi benim gibi adam olmayacak bir çocukla konuşma tenezzülünde bulunacak kadar alçakgönüllüydü fakat ben onun karşısına çıkacak kadar masum bir çocuk değildim. Ispanağı sevmeyişimle veya dişlerimi fırçalamayışımla alakalı değildi bu. Sadist bir velettim. Güneş açıları dikine dikine düşerken büyüteçle karıncaları yakardım. Vahşi parmaklarımın arasında debelenen karıncalardan önce çıtırtılar duyulurdu. Sonra midemi bulandıran iğrenç bir yanık kokusu. Bu kokudan nefret ederdim, ancak kokudan kurtulmanın verdiği hazzı tekrar yaşamak için koca bir karınca aşiretinin kökünü büyütecimle kuruttum. Yıllar geçti ve çocukken söndürdüğüm ocakları, yıktığım yuvaları unuttum. Ta ki o m...

İthal Öğretmen

Dil öğretiminde, dili öğretecek olan kişinin, o dili anadili olarak bilmesi öğrenen açısından çok büyük avantaj. Yani ingilizce öğretmeninin anadilinin ingilizce olması... Olaya teorik olarak bakarsan gayet güzel bir fikir. Ancaaak burası Türkiye olunca işin rengi değişiyor. Arkadaş, ingilizce şart deyip her yere ingilizce öğretmenliği açmışsın. Yetmemiş açıköğretim fakültesinde iki yıllık şipşak eğitimle ingilizce öğretmenliği diploması dağıtmışsın. Sonra param yok deyip bunların atamasını yapmamışsın. Sadece İngilizce olsa yine iyi. Eğitimin can damarı olan sınıf öğretmenliğinde de aynı gerekçe ile atama yapmıyorsun. İstanbul'da bir okulda ilköğretim üçüncü sınıf öğrencilerinin 3 yılda sekiz (sayıyla 8) öğretmeni değişmiş.(Yaşanmakta olan Vak’a) Bundan sonra anlatacaklarım ise olması muhtemel olaylar. Ali, 65 kişilik bu sınıfta okuma yazmayı öğrenemeden 4. sınıfa geçecek. Tam okuma-yazmayı öğrenir gibi olduğunda ilköğretim bitecek. Ailesi "bundan adam olmaz" diye okulda...

Kısır Döngü

Zırrrrrr. - Efendim. - İyi günler. Türk Telekom mesaj servisine hoş geldiniz. Bir adet yeni mesajınız vardır. Dinlemek için biri çıkmak için ikiyi tuşlayınız. -Dııııııııııt. 1 -Bir adet yeni mesajınız vardır. Mesajı tekrar dinlemek için biri çıkmak için ikiyi tuşlayınız. -Dııııııııııt. 1 -Bir adet yeni mesajınız vardır. Mesajı tekrar dinlemek için biri çıkmak için ikiyi tuşlayınız. -Dııııııııııt. 1 -Bir adet yeni mesajınız vardır. Mesajı tekrar dinlemek için biri çıkmak için ikiyi tuşlayınız. Çat. Zırrrr - Efendim. - Ortak n'aber? - İyidir. Sen ne yapıyorsun? - Ne yapayım. Maçtan geliyorum. - Haa onun için arıyorsun bu saatte. - Ha ha ha... Türk Telekom Arenada'ki ilk mağlubiyeti fenerden almak nasıl bir duygu? - Alıştık artık. - Ha ha ha... Çat Türk Telekom ve Galatasaray-Fenerbahçe derbisi. Bu ne biçim bir kısır döngü lan...

Yaşama Sebebi

Azgın kalabalıkların gazabına uğramış indirimli ürün rafları gibi dağılmış bir haldeyim. Dağılmış ve parçalanmış... Geç kalan müşterilerin hayal kırıklıkları ve öfke dolu bakışları yükleniyor üzerime bir de. Oysa ne hayallerim vardı benim. İnsanların bulabilmek için bütün şehri altüst ettikleri fiyakalı bir etajer olmak isterdim. Yahut her evin ihtiyacı metal bir kerata. (Plastikler çabuk kırılabiliyor, ayrıca adı üstünde plastik.) Kağıttan kulelere benzeyen hayallerim de yıkıldı nitekim. Beceriksiz parmaklarım kağıttan kule yapmayı bile beceremez ya, neyse. Beni hayata bağlayacak bütün halatlar kopuyor birer birer. Zifiri bir buhranın içine doğru yuvarlanıyorum. Halbuki hayat güzel, yaşamak istiyorum. Yaşamak içinse bir sebep sadece... - Hasan, çay demlendi, içecek misin? - Hastaya karpuz sorulur mu?

AŞKA DAİR

Yıllar evvel bir televizyon programında dinlediğim ve çok hoşuma giden bir hikayeyi aktaracağım. Anlatan beyefendiyi hatırlamıyorum fakat, ses tonu çok güzel, üslubu harikaydı. O yüzden, bu güzelim hikayeyi mahvedebilirim korkusuyla yazıp yazmamak konusunda tereddüte düştüm ancak, belki birileri okur da doğrusunu bana gösterir diye yayınlıyorum. Her ne sürç-i kalem etmişsek affola... İnsanoğlu yeryüzüne inmeden evvel, huyları ayak basmış toprağa. İnsanoğlunun toprak ana ile kavuşmasını beklemişler bir müddet. Bu zaman zarfı biraz uzun sürünce canları sıkılmış doğal olarak. Birden muziplik atlamış ortaya ve “Haydi saklambaç oynayalım” demiş. Sıkıntıdan bunalan diğerleri de hemen kabul etmiş bu fikri. Çekilen kura sonucu CESARET ebe seçilmiş. Genç bir çınarın gövdesine yaslamış kolunu, koluna dayamış başını, yummuş gözlerini… Ve başlamış saymaya. Bu arada diğerleri de saklanmaya başlamışlar... Güzellik, mavinin en güzelini bağrında barındıran bir denizine bırakmış kendini, Çirkinlik...